efe yılmaz
abidal, babam, derbi

kuşkusuz dünyada ilk karaciğer nakli geçirecek olan insan abidal, ilk kanser kastası da babam değil. ikisinin iki ortak noktası var. futbola aşıklar ve karaciğerleri sorunlu. abidal şimdilik kağıt üzerinde babamdan daha şanslı gözüküyor, çünkü karaciğer nakli yapılacak kendisine. 2012 yılı düşünülünce çoğu nakil artık başarılı oluyor ama ortada hiç küçümsenmeyecek bir risk var hala. babamın şanssızlığı ise karaciğede ve vücudunda kanserin nakle izin vermeyecek kadar yayılmış olması. ama buna rağmen perşembe günü yapılan kontrolde doktor “olabilecek en iyi durumda. iyileşmesini beklemiyorum zaten ama kötüleşmemesi çok iyi” diyerek, bizi babamın iyileşmediği gerçeğine rağmen mutlu olmaya sevk etti.

aslında pederin rahatsızlığından önce de kanser iç burkan bir durumdu. iki yakın arkadaşım (sonradan bir daha eklendi üç) babalarını kanserden kaybetmişti. hem yakın hem uzaktı ama yaşayınca daha net anladım durumun ne kadar boktan olduğunu.

abidal’e acil şifalar. bir daha futbola dönmesi zor diyorlar ama inşallah bir an önce iyileşir ve oğluyla (var mı bilmiyorum yoksa yapsın bir tane tedaviden sonra) top oynar uzun yıllar.

geçen gece aklıma geldi yukardaki üç arkadaşımdan birisinin babasıyla olan derbi hikayesi. 6-0’lık maçtan önce babası o karşılaşmayı göremeyeceğini hissetmiş.

benim peder ketum adam belki de ikimiz de erkek olduğumuzdan konuşmuyoruz böyle şeyleri. korkularını anlatmıyor, en fazla susuyor. ben de o rahatsız olmasın diye üstelemiyorum fazla. düşündüm ya son derbisiyse pederin. gerçi tff sağ olsun bu sezon çok fazla fb-gs kapışması olacak, o yüzden (kısmetse) iki tane daha izleme olasılığı vardır sanırım. ama gelecek sezon için durumlar mechul.

perşembe doktora gitmeden, doktorun kapısında geri dönüş yolunda, bugün işten eve geldiğimde hep derbiyi konuştuk. durup durup “bu sefer yeneriz” diyor. ben yener miyiz bilmiyorum ama yarın akşam için izin almadığımdan pişmanım. pederle ağız tadıyla bir derbi izlemek isterdim. valide yemek yapardı, kuruyemiş falan. neyse kısmetse play-off’taki gs-fb maçlarına izin alacağım en azından gündüzcü olacağım falan.

maç ne olur ne biter bilmem. gönlümden geçen tabii ki galibiyet ama kendim için istiyorsam ne olayım. cidden babamın bu hayatta en sevdiği şey futbol. kendimi bildim bileli evde maç izlenir, kendimi bildim bileli kendi oynadığı maçları anlatır bana. takım yenince daha mutlu olan bir adam babam. aslantepe’deki galibiyetten sonraki halini hatırlıyorum. kemo haftasının ortasındaydı günde 20 saat uyuyan adam o gün derbi saati uyanmış keyifle maçı izlemiş, sonrasında da “oğlum nasıl yendik” diye aramıştı. yarın da arasın lan bu adam beni. alın amına koyayım şu maçı. modern tıbbın çaresiz kaldığı her yerde herkes moral çok önemli diyor. şu siktiri boktan dünyada önümüzdeki 24 saatte babama bu galibiyetten daha çok moral verecek bir şey yok. alın şu maçı, arasın yine peder beni “oğlum nasıl yendik kadıköy’de” desin…

“baban nasıl?”

cevremde babamın durumunu bilen ve doğal olarak benim yanımda olduğunu hıssettırmek ısteyen ınsanların son haftalarda en sık soru “baban nasıl”. öncelikle bir şekilde yanımda oldukları için hepsine teşekkür etmem lazım sanırım. yüküm bazı zamanlarda paylaştıkça fazlasıyla azalıyor çünkü.
gelelim cevaba. babam nankörlük yapmamam lazım, bundan 1 ay öncesıne göre ıyı. kemoterapıye doktor son verdi. hatta bır kemo önce son verdi çünkü vucudu kaldıramıyordu tedavıyı, sadece ilaç içiyor şimdi. sadece dediğim günde dokuz tane kanser ilaçı. iki hafta her gün dokuz ilaç. sonra bir hafta dinlenme var. en keyifli olduğu süreç o 1 haftalar. en azından insan gibi yemek yiyebiliyor artık. bu bile hastanın morali için çok önemli.

ama son 5 gündür bıraz halsız. sanırım kan değerleri düştü. yarın doktora gidilecek daha net öğreniriz durumu. ama işin garibi şu. 1 ay sonra ilaç tedavisi de bitecek? peki ya sonra…

işin o kısmı belirsiz biraz. babam olayın başından beri durumunun ne boyutta olduğunu bilmiyor. yaşı ilerlemiş olduğu için doktorlar annem ve babama durumu söylemediler. ben ise biliyorum. aileden birinin durumu bilmesi gerektiğini düşündüler ve 3 kişilik çekirdek ailemizin talihlisi ben oldum. (yarın öbürgün en az iki çocuk yaparsam sebebi bu olacaktır)

ilk tehşis konduğunda kalın bağırsakta ve kara ciğer ile akciğerin bir kısmında hastalık vardı. 7 kemo sonunda karaciğerdeki kitleler yüzde 20 küçüldü. işin acı kısmı ise orada duran yüzde 80’lik kitleler. doktor en başında demişti, “kendini hazırla en kötüsüne. çünkü bizim elimizden en fazla onun ömrünü biraz yaşanır kılmak, acılarını azaltmak gelir” tarzında cümlelerle durumu. hal böyle olunca annemle babam deliler gibi yüzde 20 küçülmeye sevinirken, ben odama gelip sikik mavi duvarlara bakıyordum.

1 ay sonra ne diyecek acaba doktor? yine kemo mu başlayacak yoksa tıbbın bittiği yere mi geleceğiz bilmiyorum. bildiğim şey ise büyümenin cidden en sikik şey olduğu hayatta.
aslında iyiydi keyfim. bugün eski bir arkadaşımın babasını kaybettiğini öğrendim. onun durumu daha farklı. ani bir kalp krizi ve babası artık yok. sonra kendimin durumunu onunla kıyaslarken buldum. ne garip insan bazen acıları kıyaslıyor, daha utanç verici ne olabilir ki? sonra kendimi şanslı gördüm, çünkü ben başıma gelecek şeyi o gün evden çıkarken içeriği en kötü olabilecek telefonu alabileceğimi hissediyorum. o yüzden gece yatmadan, sabah evden çıkmadan ona bakıyorum. uyanıksa iki lafın belini kırıyorum. galatasaray maç kazandığında onu arıyorum. bir haftayı geçmeyen içinde babam olan hayaller kuruyorum.
hayat senin taa amına koyayım.

özlemek

bir insanı en fazla bir gün, beş gün, ya da bir hafta görmeyip daha sonra seni çoooooook özledim diyenler, size kötü bir haberim var. siz bir insanı özlemek ne demek bilmiyorsunuz. çünkü eğer bir insanı gerçekten özlediyseniz ağzınızdan “seniiiiii çok özledim gelince bir daha hiç ayrılmayacağım” senden ciciliğinde bir cümle çıkamaz. onu özlediğinizi gerçekten hissederek söylediğinizde boğazınıza edebiyat kitaplarında sayfalarca tasvir edilen o meşhur yumruk oturur. allahım ne acı. 

dandik bir ekranın arkasından özlediğine dokunamadan onu hissedemeden özlemini gidermeye çalışmak pek acı. sevgili gen wertherin ve pek sayın göthe ikinizin de acılarını sikiyim. insanları kandırmayın 1774 yılında insanın ne acısı olabilir. en fazla köyde yaşıyorsundur ve sevdiğin kızın kollarında senden daha fazla kıl vardır. 1774’te bundan daha acı hiçbir bok olamaz birbirimizi kandırmayalım. beş buçuk ay yuvarlak hesap 165 gün falan. en iyi bildiğin hisleri bile unutturuyor ya da en azından unutturmasından korkutuyor. mesela eli nasıldı? nasıl oluyordu el ele tutuşunca. buradan daha bugün görüşüp yarın da görüşecek olan ve o aradaki boşlukta sevgilisine “seni çok özledim” diyen insanların affedersiniz ama ağzına kocaman sıçmak istiyorum. 

şimdi gidip senin giymeyi en sevdiğin sweatshirtümü giyeyim de işte öyle. zaten bin kere yıkandı gittiğinden beri, en azla sikindirik çamaşır deterjanı kokuyor da ben artık nasıl bir inanmışlık içindeysem hala sen koktuğuyla avuta biliyorum kendini.

özledim.

bir galibiyetten fazlası

2-0’dan geri gelip maç kazanmak güzel. zaten galatasaray için geri gelmek ise paha biçilemez. mesela aslan geçen sezon geri düştüğü 15 maçın sadece bir tanesinde üç puana uzanmayı başarabilmiş. bu sezon ise 19 maçta geri düşülen maç sayısı dört çevrilen maç sayısı 1. ama çevrilemeyen üç maçın ikisinde sarı-kırmızılılar mücadeleyi 11 kişi tamamlayamıyor. galatasaray’ın iki farktan en son çevirdiği maç ise 11 aralık 2009’da oynanan 3-2’lik antalyaspor maçı. geçirdiği üst üste iki kötü sezondan sonra sarı-kırmızılı takım eskinin aksine kağıt üzerinde rakiplerini korkutmamaya başlamıştı. bununla birlikte oyuncuların kendilerine olan güvenlerinde de gözle görülür bir azalma olmaya başlamıştı. bu durum ise en fazla geriye düşülen maçlarda hissediliyordu. bu galibiyet hem de kötü oyunla alınan bu üç puan o yüzden puan cetvelinde durandan daha önemli. gelelim kötü oyuna.

galatasaray’ın bence bu sezon son güzel futbol oynadığı maç 3-0’lık trabzonspor karşılaşmasıydı. ardından kazanılan dört maçta da oyun vasat hatta yer yer kötüydü. ama bir şekilde üç puana ulaşmayı başarmıştı aslan. son iki maçta kritik eksiklerin olduğu bir gerçek. ve bu aslında ilk 11 dışındaki kadronun pek yeterli olmadığı gerçeğini göze sokuyor. galatasaray’ın sakatlar ve cezalılar olmadığı zaman iyi bir ilk 11’i ve takriben 15-16 iyi futbolcusu var. avrupa macerasının olmadığı normal bir sezonda bu rakam belki yeterli olabilirdi ama hafta içi mesailerinin yoğun olduğu fikstürde yer yer sıkıntıya sebep veriyor. 

özellikle bu gece orta sahada “kanat oyuncusu” yoktu maça başlanılan kadroda. bu da hem takım savunmasını bozdu hem de hücumlarda kanatların etkili kullanılmasını etkiledi. fatih terim riera’yı yeterli görse bu akşam maça 11 başlardı demek ki ara transferde en az iyi bir kanat şart, gelin kaçan olcan’a birlikte ağıt yakalım.

saha içinde olan kötülük ise en basitinden şuydu bence: bu gece bireysel anlamda sahaya kötü performans yansıtan oyuncular, iyi oynayanlardan fazlaydı. melo, elmander, engin, semih, hakan balta, sabri, bir daha birlikte ne zaman bu kadar kötü oynar bilinmez. hal böyle olunca sahada da iyi oyun olması beklenemez.

selçuk’a ise ayrı bir parantez açmak lazım. pas veriyor, orta sahada top kesiyor, atak başlatıyor, savunmaya gelip kademeye giriyor, gidiyor gol atıyor. bunların hepsini bir arada yapan bir oyuncu olmamıştı uzun yıllardır galatasaray’a. işin daha da garibi bunların hiçbirini “bakın ben buradayım” diyerek yapmıyor. bu çok önemli ve sahadaki bazı “süper kahramanlara” örnek olacak bir şey.

2-0’dan 4-2’ye gelmek takım, hoca ve taraftar için çok güzel bir duygu. özlemişiz(M). lig uzun maraton, play-off nasıl olacak bilinmez ama seri sakatlıklar yaşanmaz ve bu kadroya bir kanat ve belki bir orta saha alternatifi eklenirse, yolun sonu sonunda aydınlık.  

28 aralık 2011, tıbbın bittiği yere doğru

aslında pek normal gidiyordu 27 aralık. annemle gün içinde beş kere falan telefonda konuşmuştum babam gayet iyiydi. ben de otorup ofiste kalarak yazmam gereken şeyleri halledeyim dedim. hatta 23.00 yerine 01.00’de çıktım ettim. biraz araba gecikti, biraz dolandı falan derken saat ikiye doğru evden içeri girdiğimde anahtarımla görmeyi beklediğim şey uyuyan bir anne ve bir babaydı. ama salonda ufak lamba yanıyordu. telaşla içeri girdiğimde babamın üstü kan, annem başında duruyor. burnu deliler gibi kanıyordu, ki abartmıyorum deliler gibi, sanırım toplamda üç bardak kanamıştır bütün gece. evde pamuk bitiyordu, burna sürülecek en ufak bir krem bile yoktu. babam ısrarlara rağmen hastaneye gitmemek de diretiyordu. bazen cidden çocuk gibi oluyorlar ama anlıyorum. neyse ben dışarı çıktın nöbetçi eczaneden pamuk ve krem ile eve geldiğimde babam holde yerde, annem başındaydı. tuvalete gitmek için ayağa kalmış, dönüş yolunda ise yığılıp yere kalmıştı. kaldırdım kendisini, ne olur hastaneye gidelim dedim, gücüm yok dedi. insan çaresiz kalıyor, kızsa da bir şey yapmıyor.

kremi sürdük, herhalde iyi geldi, 15 dakika sonra falan uyudu. biraz başında durdum, annem de yorgun düştü uyudu. ben de odama geldi. sevdiğimle konuştum. iyi geldi, gerçi gündüzünde onun da canı sıkkındı. dayısının oğlu (ki samimiler öyle sıradan bir dayı oğlu değil) askerde. acemiliği samsun’da yaptıktan sonra hakkari sınıra karakola gitti. süper tsk’nın biz gençlere süper hizmeti arkadaş. konuştuk o sağ olsun kendi derdini içine atıp beni eğledi. sabah süper maille uyandım saat 07.20 gibi. normalde 06.30’da uyanıp evden çıkıp işe gitmem lazımdı ama evden destek attım sadece. 

12.30’da evden çıkacaktık doktor için. 12.02’de eniştem aradı, dayı oldun dedi. normalde pazartesi yani 2 ocakta olacaktım ama olsun. dayılık la işte gelmiş ayağıma kadar.

babam ve annemle, babamın doktoruna gittik. normal dedi kanamaya. zaten her şey normal bu aralar. ne sorsak “olabilir” diyorlar. zaten bir kemo kaldı. mantıklı düşününce kitlelerin yüzde 70’i kanserliyken, bir kemo kalması demek, tıbbın sonuna vardık demek. nedir yani bir daha kemo terapi yapılmayacak ve babam kendiliğinden iyileşecek hemi? 

ben onları eve bıraktım. bebişi alp’i görmeye gittim. ablamın özelidir hiç girmek istemiyorum ama çok istediği bir şeydi bir çocuk. biraz zor oldu, geç oldu ama oldu. çok garip bir şey. büyüyüp dayı diyeceği günü iple çekiyorum.

eve geldim sonra, yine kanamış burnu babamın, ama çok normal. bu sabah uyandım yine kanamış, yine doktora gidilmiş çok normal cevabı alınıp gelinmiş. ve saat 16.00 gibi işten eve döndüm azcık biraz daha kanamış sabahkinden sonra bu da çok normal.

normal olmayan ise babamın iyileşme ihtimalinin olmayışı. bilindik bir hastanenin ablamın arkadaşı olan onkoloji bölüm başkanı demişti zaten en başında, iyileşme şansı yok, sadece ömrü biraz uzar, biraz hayat kalitesini dengeler kemoterapi diye. bu düşünüldüğünde ise olan bütün tatsızlıklar gerçekten çok normal. 

hayat senin bütün normalliğinin amına koyayım.

insanın kenbla bla bla

dünyanın en düz nasihat cümlelerinden biridir “insanın kendine yaptığı kötülüğü hiç kimse yapamaz”. hani misal lisede edebiyat dersinde kompozisyon yazın dese hoca bu sözle ilgili off yani sayfalar dolar. böyle sınıfın çalışkan, birazcık çirkin, el yazısı inci gibi kızları sayfalarca yazar bu cümle ile ilgili.

anneler babalar uzun ve çoğu çocuk tarafından dinlenmeyen konuşmalarının bir yerinde bu cümleyi kullanır ve sonra “oh ne güzel konuştum” huzuruna gark olabilir gönül rahatlığı ile.

ben ise kendimi bu cümlenin doğruluğunu ispatlamaya adadım. belli bir yaşa kadar ergenliğin de verdiği gazla dünyadaki her boku suçladım doya doya. sonra yıllar azaldıkça suçladıklarım azalmadı, sadece olayların gerçek sebeplerini, uzun uzun fm oynadığım sonsuz gecede düşünerek buldum. 

yine benzer boklar yiyiyorum, olayları, insanları, dış etkenlere sayıp sövüyorum. sonra oturup düşününce, en büyük suçlar bende. 

bu nasıl son bulacak bilmiyorum. nasıl ve ne zaman bildiğim doğruları doğru olarak yapabileceğimde araftan çıkacağım. ruhu öldüremiyorum aksi gibi istediğim adam da olamıyorum. 

ama şimdilik tek bildiğim, bütün bu olaylar bitince, siktir olup gitmek. dört sene önce sevdiğim bir insanın hastalığının sebep olduğunu kalış hikayemin acısı var hala. sakın sanılmasın “gideceğim ve her şey düzelecek, sıfırdan başlayacağım” romantizminde olduğum. gitmekle bir bokun değişmeyeceğinin farkındayım. 

sadece aynı acıları, aynı üzüntüleri yaşamaktan sıkıldım. yeni acılar, yeni üzüntüler, yeni pişmanlıklar yaşamak istiyorum.

buranın arafı sıktı, yeni araflara yeklen açmak derdindeyim.

evin ışıkları

doğduğumdan beri yaşadığım ev, indiğin toplu taşıma durağından görülüyor. kendi kendine eve gece saatlerinde başladığımdan beridir, duraktan iner kafayı kaldırır evi keserim. misal alkollü bir gece bitmiş, ben zikzak çiziyorum. eğer salonun ışıkları yanıyorsa, sönsün diye beklediğim çok olmuştur. 

şimdi de ışıklar yansın diye bekliyorum. bu daha sancılı. çünkü ışıklar özellike akşamın ilk saatlerinde kapalıysa bu demektir ki peder yine kötü. kendisinin hastalığı çıktığından beri salonda ikamet ediyor. 

otobüsten, dolmuştan ya da metrobüsten inip ışıkları sürekli sönük görmekten, eve gelene kadar nasıl olduğunu düşünmekten yoruldum. sikiyim böyle hayatın ızdırabını sevgili insanlık.

sokakta mutlu yürümek

geçen sezon galatasaray için kabus gibi geçti. hoca değişiklikleri, gelenler gidenler. sönen umutlar, yeşeren umutlar, bir türlü ölememek ve bir türlü dirilememek. kötü skorların cabası bir de kötü futbol. 

arena’yı henüz ev gibi göremiyorum. stadın güzelliği zartı zurtu değil bu. ben doğduğumdan beri aynı evde yaşadığımdan belki, kendi hayatımda benzer değişiklik yaşamadığımdan kabullenemiyorum. arada vaktim oluyor, şu maça gitsem mi diyorum, sonra onlarca bahane uydurup gitmiyorum.

geçen sezon arena’daki fenerbahçe maçı. evet hiçbir çareye derman olmayacaktı bir galibiyet, ama kabus gibi geçen sezonda son ihtiyaç içeride alınacak bir fenerbahçe yenilgisiydi. 3 puan afyon etkisi yapacak, sezonun bütün acılarını silmese de uyuşturucu etkisiyle az hissettirecekti. olmadı yenildik. hem de öne geçip yenildik. en beteri.

maçı ofiste, üç ofis insanı ve sevgilimle izledim. sonra biz çıktık, istiklalde yürüyoruz. bir grup fenerbahçe taraftarı “kümede kal cimbom” diyor. canım yanıyor. içimden ağza alınmayacak küfürler falan. allahtan avucumda onun eli var, elimi  sıkıyor sakinleştiriyor. başım dik ama suratımdan üzgünlük akıyor. hiçbir şey yapamıyoruz o gece, bir iki mekana girip çıkıyoruz olmuyor. sonra birer işkembe çakıp hanımın kadıköydeki evine gidiliyor. boğanın orta yine fenerbahçe taraftarları. deli gibi seviniyorlar. eh yenmiş adamlar bizi sevinmesinler mi? bizi üzenler utansın amk.

bu seneye gelelim. arena hala ev değil bana. ne zaman giderim bilinmez ilk ama elimden geldiğimce geçiktireceğim. gerçi kimi kandırıyorum, 2 haftaya dayı oluyorum. en kötü o bebeyi solusun havayı diye götüreceğim. neyse. 

ben yine mesaideyim. canlı anlatım bende. maçın tadına varamıyorum ama, galibiyet güzel. üzerine şampiyonlar ligi var. 4 5 saat aralıksız yazılıyor bir şeyler. kafa bitik ofisten çıkıyorum. saat 01.00’i az geçmiş. yürüyorum yanımda bizim tıfıl uğur ozan. karşıdan 3-4 galatasaraylı geliyor, yaşları 14-15. nasıl mutlu piçler, sevinçten ağızları yarılacak. meydana yaklaştıkça atkılı formalı insanlar. hepsi mutlu. tamam abi, sevinmek için sevmedik ama takım o kadar kötü gitti ki son yıllardı, en son ne zaman bir galatasaray maçından sonra bu kadar sevindik(m)? tamam şampiyon olmadık, takımın bir ton eksikliği var ama o gece sokakta mutlu yürümek, gece mutlu uyumak, sabah uyandığından ilk aklına gelenin fenerbahçe galibiyeti olması süper. 

bunda emeği geçen istisnasız herkese teşekkürler. yıllar sonra mutlu olduk, takım da keyif veren topunu oynadıkça gerisi mühim değil.

aynı gemiyi bekliyoruz

hayatta insan bir şeye tutunmak istiyor. bu bazen bir takım, bazen bir kadın (erkek), bazen bir arkadaş, bir film, bir kitap ya da sikimsonik başka bir şey. sadece onu yaşadığına inandıracak bir şey istiyor. canının yanması bile zaman zaman hoşuna gidiyor çünkü hissetmek mutlu ediyor. hayatında ne kadar az şey varsa tutunabildiği, elindekinin manasını o kadar yüceltiyor. yoksa açık konuşalım evet okuduğumuz kitaplardan ya da izlediğimiz süper filmlerden bir şeyler öğreniyor olsak da hiçbiri abarttığımız gibi hayatımızı değiştirmiyor. o kitabı bitirdikten sonra, filmden çıktıktan sonra yine aynı sikik hayata devam ediyoruz. birbirinden rezil sabahlara uyanmaya, acınası dertlerimizi abartıp dünyanın sonuna getirmeye, aynı manasız surat ifadesiyle insanlarla konuşmaya devam ediyoruz. hep bir şeyi bekliyoruz, gelip hayatımızı kurtarsın, hayatımızı değiştirsin diye. hep bir yalana inanmaya hazır haldeyiz. halbuki daha önce canımızı yakmayan bir yalan olmadı. hepsine aynı şekilde inandık ve hep gerçeği öğrendiğimiz zaman güvenimizi yitirdik. 

ama kabul edelim salağız. çünkü gelmeyeceğini bile bile ismail abi gibi, amına kodumunun bir gemisini bekliyoruz ya da harun malı gibi, götümüzdeki donu alıp giden larissa’nın ilk sözüne kanmak için hazır kıta bekliyoruz. 

bunları yapmamız lazım, çünkü eğer beklemeyi bırakırsak ciddi manada dünyanın ne kadar yaşanmaz, ne kadar manasız bir yer olduğunu fark edeceğiz. ve bütün insanlık bunu fark ederse sokaklar kendini camdan atmış ölü bedenlerden geçilmez. bu yüzdendir çevremizdeki çoğu şeyin bizi uyuşturmaya meyilli oluşu. bizimde hayat tarzımıza göre bir uyuşturucuya körü görüne bağlanmamız. 

şimdi araftayım sanki. ilk kez hayatımda kendimi bırakıp hiçbir şey yapamama özgürlüğümü kullanamıyorum. zaman zaman büyük gerçekliği görüyorum o zaman yaşanmaz bir yer oluyor dünya. sonra aklıma yapmam gereken geliyor. sanırım bu aralar benim de uyuşturucum bu. “yapmam gerekenler”. aslında hiçbiri yapmasam bu sikik dünya umursamazca dönmeye devam eder. benim de yerime birisi bulunur. 

ama durum sakat. o yüzden ismail abi gibi gemiyi beklemeye devam. biz bekleyelim varsın gelmesin amına kodumunun gemisi.

ölüme alışmaya çalışmak

hayatımdaki ilk canımı yakan ölüm sekiz yaşındayken gerçekleşti. ananem kalp krizi geçirdi öldü. ha bir de dedem var 3 yaşındayken ölmüş, ama üç yaşında olan bir ölümü hatırlamıyorsun sanki. he dedesiyle arası iyi olan insanlar gördükçe ilerde içim burkulmadı değil.

13 yaşında ise babaannem öldü. onun ölümü hasta olduğu için bekleniyordu. üzdü ama ananem gibi sarsmadı. sonra da kimsem öldü çok şükür. ölmeyi geçtim ablamın bir dönem geçirdiği hastalığı saymazken birinci dereceden hiçbir akrabam hasta bile olmadı. zaten ikinci dereceden ölümü üzecek araba yok hayatımda. 

nereden baksan sekizden 27’te 19 senede altı ay falan ablam için kaygılanmışım geri kalan sürede ise kafa bu açından rahatmış. bunun ne kadar önemli bir şey olduğunu ise geride kalan 4 ayda anladım. son kemoterapinin üzerinden 15 gün geçti. normalde 10. gün en geç iyi oluyordu. (kötünün iyisi ama olsun) bu sefer olmadı. 15 gündür günde 20 saat uyuyor, sadece çorba içiyor. maç bile izlemiyor. ben şanslıyım işim var, işe gidiyorum. hatta cumartesi gecesi dışarı çıktım. kafamı dağıttım. 

ama annem onun başında bekliyor. bana kalsa bundan 10 sene önce ayrılmaları annem için daha iyi olurdu. neyse konu bu değil. dört aydır annem, babam rahat etsin diye deli gibi uğraşıyor. misal günde 4 çeşit çorba yapıyor birisini istemezse ötekini içsin. aralarındaki aşkı ben küçükkenden hatırlıyordum hayal meyal, şimdi bariz yeniden yaşıyorum, görüyorum. iş işten geçti diye düşünmeyin. geçmiyor böyle zamanlarda.

annem sonra mutfağa sigara içmeye çıkıyor babam uyurken, sürekli ağlıyor. yanına gidiyorum, dünyanın en kötü yalanlarını hem ona hem kendime söylüyorum. bunları anllatığım konuştuğum az kişi var. çoğu “allahtan ümit kesilmez” diyor. onların da işi zor, insan kendini bir şey demek zorunda hissediyor. ama biz sözün bittiği yere yaklaşıyoruz sanırım. daha ilk gittiğimiz doktor bana bunları söylemişti. ben ise ikisine de söylemedim. doğrusu bu çünkü. babamın ne olursa olsun pes etmemesi lazım. annem ise durumın gerçek dereceki vahametini bir doktordan dinlese oracıkta bayılır kalır.

perşembe günü test var. karaciğerdeki kitlere bakacaklar. daha önceki kan testlerinde kanserli hücre oranı 9000’den 400’e düşmüştü. Babam çok sevinmişti, halbuki olması gereken değer 5’ten küçükmüş. şimdi korkuyorum doktor derse babama “yolun sonuna geldik” diye. perşembe sabah girilcek testlere. sanırım cuma belli olacak sonuçlar. 

evde öleceğini bildiğin bir insanın yaşaması ve dahası erimesi çok kötü. hayat gibi ızdırabını sikiyim.